mhanbostanci
Legendary
Offline
Activity: 3668
Merit: 1675
|
 |
February 04, 2026, 08:46:07 PM |
|
“Çalıyor Ama Çalışıyor”dan “Öldürüyor Ama Yardım Ediyor”a
Türkiye’de Suçun Politik ve Kültürel Meşrulaştırılması
Türkiye’de suçun meşrulaştırılması yeni bir olgu değildir; sadece biçim değiştirmiştir. Bir dönem bu meşrulaştırma siyaset üzerinden yürüdü: “Çalıyor ama çalışıyor.” Bugün ise aynı zihniyet yeraltı dünyasında karşımıza çıkıyor: “Öldürüyor ama yardım ediyor.” Aradaki fark, aktörlerdir; mantık aynıdır. Suç, sonuç üretiyorsa tolere edilir. Hukuk değil, fayda konuşur.
“Çalıyor ama çalışıyor” cümlesi, bir savunma değil; ahlaki iflas ilanıdır. Bu cümle, hırsızlığı değil; hırsızlığın sonuçlarını tartışır. Yani suçtan değil, performanstan söz eder. Daha da çarpıcısı, bu cümleyi kuranların önemli bir kısmı, alternatif ihtimali düşünmez bile: “Hem çalıp hem de çalışmasaydı ne olacaktı?” Bu sorunun sorulmaması tesadüf değildir. Çünkü bu zihniyet için mesele adalet değil; alışkanlıktır. Suç kanıksanmış, beklentiye dönüşmüştür.
Aynı zihinsel şablon, mafya konusunda da birebir çalışmaktadır. Kaçakçılık yapan, silah ticaretiyle beslenen, uyuşturucu haplarla gençleri zehirleyen yapıların “yardımsever” görüntülerle aklanması, bu yüzden toplumda ciddi bir dirençle karşılaşmaz. Çünkü toplum, suça değil; suçtan elde edilen faydaya bakmaya şartlandırılmıştır.
Burada artık açık konuşmak gerekir: Türkiye’de kaçakçılık temelli mafya yapılanmalarının devlet içinde bağlantıları olduğu düşüncesi, marjinal bir komplo teorisi değildir. Aksine, bu düşünce yaygındır, kalıcıdır ve ısrarcıdır. Bunun nedeni de birkaç söylenti değil; sürekli tekrar eden cezasızlık örüntüsüdür. Yakalanmayanlar, yakalanıp serbest kalanlar, dosyaları kapananlar, unutulanlar… Toplum, bunları izleyerek şu sonuca varır: “Bu işler tek başına yapılmıyor.”
Silah, sigara, yakıt, uyuşturucu hap gibi yüksek hacimli kaçakçılık faaliyetlerinin; sınırlar, limanlar, depolar, nakliye ağları, finans kanalları olmadan sürdürülemeyeceği herkesin bildiği bir gerçektir. Buna rağmen bu yapıların yıllarca varlığını sürdürmesi, liderlerinin zaman zaman göz önünde dolaşabilmesi, hatta sosyal medyada güç gösterisi yapabilmesi, toplumda tek bir algıyı pekiştirir: Korunan suç.
İşte bu noktada cezasızlık sadece hukuki bir sorun olmaktan çıkar; politik bir mesaja dönüşür. Devlet, bilerek ya da bilmeyerek, şu sinyali verir: “Bazı suçlar gerçekten suç değildir.” Bu sinyal özellikle gençler tarafından hızla alınır. Çünkü gençler hukuku kitaplardan değil, sonuçlardan öğrenir.
Bugün “Casperlar”, “Şirinler” gibi isimler taşıyan çocuk suç örgütleri bu zeminde filizlenmiştir. Bu çocuklar, suçu bir risk değil; bir kariyer basamağı olarak görmektedir. Çünkü örnekler ortadadır: Yakalanırsan çocuk sayılırsın, birkaç yıl sonra çıkarsın. Çıkınca da ya “abi” olursun ya da bir başka yapının parçası. Bu, bireysel sapma değil; öğretilmiş bir yoldur.
Televizyon dizileri bu yolun kültürel altyapısını döşemiştir; siyaset dili ise onu normalize etmiştir. Bir yanda “çalıyor ama çalışıyor” diyerek yolsuzluğu sıradanlaştıran bir siyasal söylem, diğer yanda “ama yardım ediyor” diyerek mafyayı aklayan bir popüler kültür… İkisi birleştiğinde ortaya çıkan şey şudur: Suç, ahlaki bir sorun olmaktan çıkar; yönetilebilir bir detay haline gelir.
Bu noktada artık masumiyet kalmaz. Ne alkışlayan seyirci masumdur, ne susan seçmen, ne de “her yerde böyle” diyerek omuz silkenler. Çünkü bu düzen, ancak geniş bir toplumsal rıza ile ayakta kalabilir. Ve o rıza, tam olarak bu cümlelerle üretilmektedir: “Başka türlü olmaz.” “Buna da şükür.” “Hiç yoktan iyidir.”
Bir toplum bu cümlelerle yaşamaya başladığında, mafyanın hayırseverliği alkışlanır, siyasal yolsuzluk mazur görülür, çocuk suçlular ise geleceğin doğal aktörleri haline gelir. Bu bir çöküş anı değil; çöküşün kabul edilme aşamasıdır.
Ve belki de en acı soru şudur: Bu kadar suçu normalleştiren bir toplum, yarın adaleti kime ve neye dayanarak talep edecektir?
|